Burcu Aksoy’dan Fotografik İşler 00.03 sergisi : Kadın bedeni üzerindeki kodların en belirgini ‘sahip olmak’ ile ilgili söylemler

00.03 sergisi

00.03 sergisi

Röportaj: Elif Soykan

Sanat çalışmalarını mimarlık, tasarım, psikiyatri ve psikanaliz disiplinlerini temel alarak üreten, sanatçı Burcu Aksoy ile Artcrowdistanbul Galeri’de çevrimiçi yayınlanan 00.03 sergisi hakkında konuştuk.

 

Elif Soykan: Fotoğrafik İşler’den beden ile ilgili olan 00:03  isimli serginiz çevrimiçi olarak 30 Nisan tarihine kadar izlenebilecek. Bu serinin ve özellikle de bu serginin oluşum aşamaları nelerdir? Bu seriyi hazırlarken temel motivasyonlarınız nelerdi?

 

Burcu Aksoy: 00:03, bu serginin adıdır. Sergiyi oluşturan iki ayrı fotografik serinin adı ise; Seduction Theory ve Parapraxis. Her ikisi de birer psikiyatri terimidir. Çalıştığım bütün seriler zaten birer psikiyatri terimini isim olarak taşır. İnsanın herhangi bir eyleminden, dolayısıyla yaratma eyleminden de bahsediyorsak psikiyatri ve nöropsikiyatriden ve bir psikoterapi yöntemi olan, felsefeyi de bir oranda içeren psikanalizden bahsediyoruz demektir. Dolayısıyla, yaşamı ve beni tanımlamasına izin verdiğim bu söylemler ve disiplinler sanat üretimim için temel motivasyon haline gelir. 

Objektifin göremediği ve fotografı oluşturanın kendisinden başkasının önceden tahayyül edemeyeceği görüntüyü yaratmak ve birbirinden farklı zihin durumlarının algılayabildiği olası görüntüleri üretmek isteği tüm sanat çalışmalarımın ve fotografik işlerimin esasını oluşturur. Nesne ya da mekânların bilinçte var olan tanımlarını kaybedip birbirine karışarak yeni yapı ve şekillere dönüştürmeyi hedefleyerek çalışıyorum tüm fotografik serilerimi. Artcrowdistanbul Gallery’de sergilenen seriler için de geçerli bu.

Fotografik İşler
Fotografik İşler

Bedeni nesne olarak seçerek çalıştığım üçüncü fotografik seri olmasına rağmen, fotografik imge yaratımı açısından birden fazla “gerçekliği” ifade edebildiği ve manipülasyonun vaadini gerçekleştirebildiği için önemli bir noktada duran, sergilemeye değer bulduğum ilk beden serisidir Seduction Theory. Benim açımdan beden formu, yani genel anlamda “yuvarlak” formlar, eğitimini aldığım iç mimarlık-mekan tasarımının gerektirdiği mimari geometri içinde hiçbir zaman kendine yer bulamadığı halde, bedenin varlığı kurguladığım mekânlar içerisinde her zaman mevcuttu. Yaptığın sayesinde, orada olmayanın görünür hale gelmesi demektir bu. Parapraxis serisini oluşturan mekânlarda da bunu görebilirsiniz. Sergiyi oluşturan bu son iki seri, beden ve mekanın birbiri içinde olmak zorunda kalmaksızın yan yana durarak oluşturduğu bir başka bütünlüğü anlatır. Birbirleri için yarattıkları biçimsel ve içeriksel kontrast, serginin plastik dilini oluşturur. 

Çıplak beden görüntüsünü tartışmalı alanından çıkarmak ve kendisine anlam vermeye zorlayan kültürel kodları kopyalalayarak yansıtmasını engellemek amacını güder sergilenen beden imgeleri. Erkek fantezileri ve beklentileriyle ilişkili kalıplardan uzak, belli vücut bölümlerinin bulunmayışıyla görüntülenenin aslında orada olmadığı görüntülerden bahsederiz. Kültürel kod sayesinde kullanılması beklenen siyah – beyazın tonlarının kullanılmamış oluşu, eril bakışın ‘gözün hazzı’ olarak tanımlanan olgusundan uzaklaştırmak içindir. Yerine kullanılan monokrom kırmızı, elektromanyetik spektrumda insan gözünün görebileceği son sınırdadır ve kültürel kodu yıkmanın yanısıra, sınırda olma halinin “tekinsizliğini” vurgulamak içindir. Psikanaliz kuramları içinde önemli yeri olan “tekinsizlik” kavramını bu sayede vurgulamak, farklı zihin yapılarının algı çeşitliliğinin ortaya çıkardığı başka “gerçeklik”lerden bahsedebilmek için zaten gereklidir. 

Çalışmalarınızda faydalandığınız disiplinler nelerdir? Bu disiplinlerden bahsedebilir misiniz?

İç mimarlık yani mekan tasarımı eğitimi aldım, Akademi’de. Bu disiplin sayesinde geliştirdiğim bir bakış açısı ve görme alışkanlığım oluştu. Bir tür ‘görme’ biçimi yani. Plastik sanatlar alanındaki temel disiplinlerin Akademi çatısı altında bir arada bulunuşu sayesinde resim, heykel, seramik, tekstil, grafik, endüstriyel tasarım, sinema-tv, ve fotograf gibi disiplinlerle de iç içe olmak kaçınılmazdı. Ana disiplinime ait mekan bilgilerini ve disiplinin özgün değerlerini, ondan üretebileceklerimi ikiye katlamış oldum diğer disiplinler sayesinde. 

Her bir disiplin için ortak bir temel sanat eğitimi mevcut, biliyorsunuz. Temeli Bauhaus’a dayanan temel dersler, çizgi, form, yüzey, mekân, renk, görsel algılama ile ilgilenir. Görmeye, bakmaya, arayıp bulmaya, deney yapmaya yönelik bir eğitimden söz ediyoruz. Bir sanatçının, hangi ana disiplinden olursa olsun, bilmesi gereken budur. Disiplinin kendine has bilgileri bunun yanında yer alır. Bir nevî yorum haline gelir her biri.  

Yanısıra, psikiyatri, nöropsikiyatri, psikanaliz ve felsefe devreye girdinde, yaratıcılıkla ve sanatsal üretim ile ilgili hakim olunan kavramları bir potada eritmeye başlayabildim. Sanat yaratımının psikanalizde bahsedilen ‘aşkınlık’ ve ‘içkinlik’ kavramlarıyla olan ilişkisini bu disiplinlerle birleştirirken ifade aracı olarak seçtiğim şey fotografın araçları ve teknik kabiliyetidir. 

Birçok farklı disiplinden faydalanıyorsunuz. Bu disiplinleri aynı çalışmalarda buluşturan temel nedenler nelerdir?

Sanatsal yaratılarda disiplinler arası çalışmamak, üstelik içinde bulunduğumuz yüzyılda, neredeyse mümkün değil. Plastik sanatların içerdiği tüm disiplinler birbirlerine referans vererek etkileşim içinde olmak durumunda. Sanatın tanımlarının ve anlamlarının geldiği nokta bunu gerektiriyor. Fikir veya eser üretebilmek için tek bir bakış açısı ile sınırlanmamış olmak gerek. Psikiyatri, psikanaliz ve nöropsikiyatri ile bağlantılı olarak farklı zihin yapılarının varlığı ve bunların ifadesi üzerinde durmamın sebebi de bu sınırları olabildiğince ortadan kaldırmak üzeredir. 

İnsanın herhangi bir eyleminden, dolayısıyla yaratıcılıktan ve sanat üretimi sürecinden bahsediyorsak, psikiyatri ve psikanalizden de bahsediyoruz demektir. Yaşamı anlamlandırmak üzere kendime yakın bulduğum söylemler, bu iki disiplinin kavramlarında mevcut. Bu söylemleri yaşamım içerisinde geçerli kılabiliyorsam, aynı yaşamın büyük parçası olan sanat üretimine dahil etmemem mümkün değil zaten.

Fotografik İşler
Fotografik İşler

Her bir disiplinin kendine mahsus özelliklerinin, bir diğeri için yaratı anlamında kapılar açabilecek kapasitede olduğundan bahsettim az önceki sorunuzda. Bir mekâna, bir nesneye bakarken algılananı ve düşünüleni  kaçınılmaz olarak daha önceki kavrayış biçiminden farklı hale getiriyor bu kapasite. Mimari mekânı tasarlarken izlenen yolda fotografik görme biçiminin yer almaması olanaksız. Mimarlık eylemi de fotografik bakışı her zaman tetikler. Kadrajı ve kompozisyonu oluşturabilme becerisi, geometrik formların kullanılışı, çizgilere, düzlemlere, bir araya geldiğinde mekanı oluşturan lekelere, boşluklara-doluluklara yani negatif-pozitif hacimlere bakma biçimlerini birbirlerinden yeniden “öğrenir” bu iki disiplin. Bunu yaparken her iki yönde etki söz konusu olur; mimarlık disiplinin tanımladığı mekan anlayışını kabul ederek veya onu reddederek.

İç mimar olmanın bir anlamda yetersiz olduğu nokta, fotografik imgeyi üretmeye başladığım nokta olmuştur.

Fotoğrafta sayısız gerçeklikten bahsetmek nasıl mümkün oluyor? Günümüzün sürekli gelişen ve değişen teknolojilerinin bunun üzerindeki etkisi nedir?

Psikiyatri ve psikanaliz sayesinde insan zihninin kapasitesinin sınırlılığı ve çeşitliliği üzerinde durmaya başlamam algı meselesini didiklememe sebep olduğunda, zihinlerin farklılıklarını, çeşitliliklerini ve eşsizliklerini daha yakından kavramış oldum. Bu çeşitliliği hem mekan tasarımı hem sanat alanında görüntü olarak ifade edebileceğim enstrüman da, fotograf ve onun teknik imkanlarından başkası değil. 

Fotografik uzamın, keserek, parçalanarak, yapı söküme uğratılarak yeniden yapılandırılabilmesi sayesinde, neredeyse sayısız, nesne-mekân görme biçiminden, dolayısıyla çok sayıda “gerçeklikten” bahsedebiliyorum. J.Lacan’ın ardışık üç düzenini oluşturan kavramlardan “gerçek”in simgeselleştirilebilir kadarı olan “gerçeklik” ile bağlantılı olarak söylersek, insanın ve insan bilimlerinin anlamlandıramadığı yani dilin alanına çekilemeyen bir “artık” hep olacaktır. Bu “artık” Lacan’ın “gerçek” dediğidir.

Fotografik işlerim fotoğrafın çekilmesine değil yapılmasına dayanır

Fotografik görüntüdeki gerçeklik de işte, görüntüyü üretenin anlamlandırdığı gerçek parçası kadardır. Sanatçının kendi zihninin anlamlandırabildiklerine ilave olarak izleyici sayısı kadar farklı zihin yapısının yani algı biçiminin varlığı söz konusudur. Nerdeyse sayısız gerçekliği oluşturan budur. Fotografik manipülasyonun  vaadi de tek bir gerçeklik değildir zaten. 

Fotografın ‘çekilmesine’ değil ‘yapılmasına’ dayanır fotografik işlerim; daima ‘Son kare’ dediğim nihaî fotografik imgeyi oluşturmak üzere gerekli çekimleri yaparım ve ardından dijital ortamda bu belirli sayıdaki fotograf karelerini bir araya getirerek insanın somut gerçekliğinde var olmayan bir fotografik mekân oluştururum. 

‘Çıplak beden daima tartışmalı alandadır. Kendisine anlam veren kültürel kodları kopyalar.’ ifadesi yer alıyor tanıtım bülteninde. Bu ifadeyi biraz açabilir misiniz?

Nü ve beden görüntüleri fotoğrafın en çekişmeli alanlarından biri kabul edilir. Her hangi bir beden görüntüsüne ne zaman bakılsa, bu görüntüye karşılık vermeyi sağlayan kültürel tanımların alanına girilir. Fotoğrafın özellikle çıplak kadın bedeninin ve pornografik görüntünün üretilmesi açısından köklü geçmişi vardır. Bu sayede bedenin özel alanını umumi göze açık hale getirir. Umumi göz çoğunlukla, geleneksel ve kültürel dozu ve nitelikleriyle, erkek gözüdür. Karmaşık bir dizi toplumsal, kültürel yapıyla, anlayışla ve yerleşik değer yargılarıyla ilintilidir kültürel kod. 

Çıplak beden görüntülerin büyük çoğunluğu, erkeklerin kullanması için erkekler tarafından üretilmiştir. Ancak, hem psikanalizin kuramları hem toplumsal cinsiyet teorisi cinsiyetin doğuştan gelen tek bir şey olmaktan çok, içinde başka değerlerin, anlamların bulunduğu bir yapı olduğunu ifade eder. Bakış açılarının ve algıların çeşitliliğine rağmen, kültür ortaklığı insanları belli bir biçimde ‘görmeye’ zorlar. 

Bu sergide beden görüntüsünün ‘gerçeklik’ ile ilişkisi üzerinde duruluyor

Bir çok fotografçının, özellikle kadın fotografçıların çalışmaları, klişe tanımları ve eril bakış açılarını değiştirmeye yönelip bu sayede beden görüntüsünden çok, temsil sürecini fotoğrafın nesnesi haline getirmeyi tercih etmiştir. Zaten bu sergide, erkek fantezileri ve beklentileriyle ilişkili kalıplardan uzak görüntüler kurgulanarak, beden görüntüsünün “gerçeklik” ile ilişkisi üzerinde duruluyor. Fotografik manipülasyonun vaadi “tek bir gerçeklik” olmadığına göre, çıplak beden görüntüsüne ilk başta anlam veren kültürel, toplumsal ve estetik hususları görsel olarak kopyalamak yerine bütün bu anlamları alt üst eden alternatif bir gerçeklik oluşturmam mümkün oldu. Kaçınılmazdı.

Kadın bedeni ve nü fotoğraflar, önyargılı, sanat özelinden daha farklı bakış acılarıyla değerlendirilen alanlar. Bu durumun kültürel kodlarımız ile ilişkisini değerlendirir misiniz?

Bir önceki sorunuzda bu konuya değindiklerimden anlaşılacağı gibi, bu önyargıyı yaratan kültürel kodlardır. İnsanları, baktıkları şeyi belli bir biçimde, bir kalıp dahilinde görmeye zorlayan şeydir kültürel kod. 

Freud’un gözün hazzı yani skopofili olarak tanımladığı şey, gözün cinsel bağlamda fotografa bakma ve ondan zevk alma biçimi açısından önemli. Nesne, erkek bakışının erkine açık ve bağlı görüntü olarak kaldığı müddetçe yeni bir fotograf dilinin geliştirilmesi zorunlu hale gelir. Manipülasyon da yerleşik kültürel kodun kırılması için uygun araçlardan biridir. Fotografik görüntünün manipülasyonu, nesnenin yani bedenin ilk anlamından başka bir anlamı daha olabileceğine dair, yani başka başka gerçeklikleri içinde barındırabileceğine dairdir.    

Kadın bedeni üzerindeki kültürel kodların en belirgini ‘sahip olmak’la ilgili bütün söylemler

Tam da bu konu hakkında konuşmuşken İstanbul Sözleşmesi, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü gibi özel ve anlamlı bir güne çok yakın bir tarihte feshedildi. Bu durumu kadın bedeni üzerindeki kültürel kodlarımız açısından değerlendirmek mümkün müdür? Özellikle de sözleşmeye karşı olanların geliştirdiği jargon üzerinden bu konuyu değerlendirebilirsiniz.

Kadın bedeni üzerindeki kültürel kodların en belirgin olanının, “sahip olmak”la ilgili bütün söylemler olduğunu düşünüyorum. Eril dilin grameri ve hakimiyetine bakmak yeterli. 

Toplumsal cinsiyet teorisinin dikkat çektiği şeyleri anlamlandırmanın ve içselleştirmenin gerekliliği ortada, ancak mevcut kemikleşmiş kültürel kodları aşacak gücünün olup olmadığını kestiremiyorum doğrusu. Doğulan ve içinde yaşanan kültürün kodlarını gerektiğinde parçalamak, o güne kadar olandan farklı bakış ve görme açılarını geliştirebilmek lâzım. Bunun mümkün olması veya olmaması ise pek çok öznel ve genel şarta ve değişkene bağlı. Psikiyatri ve psikanalizden başlayarak, pek çok alanın söz hakkının olduğu bir bütünden bahsediyorum. Bu röportajın kapsamında tam anlamıyla toparlamam mümkün değil kanımca. 

Fotografik İşler
Fotografik İşler

Sözleşmeye karşı olanların geliştirdiği jargon olarak ‘eşcinsellik’ ve ‘aile yapısı’nın da az önce bahsettiğim disiplinler tarafından önce tek tek ele alınması, ardından yeni bağlantıların kurulması gerektiğini düşünüyorum. Sözleşmenin feshi benim için de kabul edilemez. Ancak, kadın – erkek ilişkilerinin belirlenmesinde belirleyici olan, ülkeye mahsus belli başlı olguları düşünürsek karar şaşırtıcı değil. Aynı şekilde, sadece kadın-erkek ilişkileri değil insanlararası ilişkilerin biçimine bakıldığında, sözleşmenin feshine rağmen içeriğinin özümsenemez olduğunu da söylemek mümkün.

Son olarak pandeminin sanatınıza nasıl bir yansıması oldu? Günümüz teknolojilerinin izin verdiği şekillerde sanatla buluşabilir hale geldik. Bu durumu avantajları ve dezavantajları bakımından bir sanatçı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu süreçten etkilenen işlerimin konusu, içeriği ya da temeli değil, işlerimi üretmek üzere ihtiyacım olan “anlamlandırma” hali oldu. Pandemi gibi bir duruma ilk kez şahit olan biri olarak yaşamımda önemi olanlar listesindeki sıralama değişti bu sayede. Dolayısıyla, uzun süre baskıladı yaratıcılığımı “anlamsızlık” hali. Sanatçı için sanat üretimi sağaltıcıdır. Ama ben sanatı bu dönemde ‘can simidi’ olarak kullanmadım ve pandemiye doğrudan veya dolaylı referans veren işler de üretmedim. “Tekinsizlik” gibi bir durum psikanalizin önemli kuramlarından olduğu ve fotografik işlerimin omurgasını oluşturan parçalardan biri olduğu halde, salgınla ilişkilendirmek kolaycılığına girişmeden kaldığım yerden devam edebildim.

Burcu Aksoy
Burcu Aksoy

İmge, imgenin yaratıcısı ve izleyicisi arasındaki iletişimin bu üçlü bir arada iken olması gerektiğini düşünüyorum. Hiç olmazsa, sanat eseri yani imge ve izleyicinin yan yana gelebiliyor olması lazım. Bu temasın, karşılaşmanın yerini tutabilecek bir mecra değil sanal ortam. Fotograf gibi dijital ortamda yaratılan bir sanat eserinin bile son kertede izleyicisiyle buluşacağı yerin somut bir mekan olmasını önemsiyorum. Sanal ortamın, fotograf alanına mahsus söyleyebileceğim tek avantajı, ekonomik sebeblerle artan baskı maliyetlerini azaltmış olması olur. İzleyici açısından avantaj sayılabilecek yanı ise olsa olsa izleyicinin sanat alanına daha fazla dahil olabilmesindedir. Zamanı geldiğinde alışılan bire bir ilişkilere dönülürse çok memnun olurum.  

Artcrowdistanbul sanal galerisi, sitesinin özenli tasarlanmış mekan tasarımı ve kullanıma dair iyi yazılımı sayesinde olası pek çok zorluğu aşmış olmasına rağmen, benzerleri gibi, insan ilişkilerini neredeyse sıfırlamak durumunda. Her iki mecrayı, gerçek mekânı ve sanal mekanı birlikte ve birbirleri için kullanmak bana göre en doğrusu. 

Please follow and like us:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error

Ajanda İstanbul'u sosyal medyada da takip edin!